22/2/2007 - BEYZADE'DE BİR İZDİVAÇ DOĞUYOR -1 (Muhammet Ali DEMİR)
BEYZADE’DE BİR İZDİVAÇ DOĞUYOR
—Özür dilerim kapıyı açar mısınız?
Allahtan adam insaflıymış yoksa hem lafı yerdik hem de bir sonraki durakta inip, yürü babam yürü. Neyse otobüsten indim karşımda Ankara Adalet Sarayı. Hatırlıyorum da kız kardeşimi Kuran kursuna yazdırmak için temiz kâğıdı istemişlerdi. Tabi Kuran kursu yatılıydı. Bu belge yatılı için gerekiyormuş ama hala hikmetini anlamış değilim ya bunun. Niye? Çünkü daha 13 bilemedin 14 yaşındaki çocuktan neden istenir bu belge anlamak gerçekten güç. Annem, ben ve kardeşim o ‘tertemiz’ kâğıdı almak için buraya gelmiştik.
Annem çok korkar polislerden ve tabi mahkemeden. Ne yapsın? Ona devletten korkulması öğütlenmiş ve devlette devletliğini yapıp tam onları korkutmuş ya... Her neyse. Ama o yine de devletini çok severdi, hem kendisini hem de evlatlarını ona hayırlı bir fert olarak katmanın savaşını vermişti de. Her zaman ‘vatana hizmet, imana hizmettir. Sakın ha ekmeğini yediğimiz ve bizi bu bayrağın altında rahatça yaşamamızı sağlayan devletimize değil ihanet etmek, en cüzi bir hizmetten dahi kaçmayacaksınız.’der dururdu. Aslında annem doğru diyordu. Ben bu vatanın resmi Kuran kursunda hafızlığımı bitirmemiş miydim? Evet, bitirmiştim. Yok, efendim 28 Şubatlar 12 Eylüller vesaire vesaire, laf laf. İcraat en kutsi hizmettir vatana... Tabi annemin bu gibi yerlerden korkmasının en önemli diğer sebebi o iftira olayı. Polisler gelmişti bizim kapıcı dairesine.
Her yeri darma dağın etmişlerdi ama bir şey bulamamışlardı evde. Tabi işin aslı sonra ortaya çıktı. Meğer annemin, evine üç gün temizliğe gittiği kadın, polise annemi şikâyet etmiş. Neymiş? Efendim bayanın altınları ve mücevheratları çalınmış ve bunu annem çalmış, lütfen tutuklayınmış. Bak hale. Şu insan denen mahlûk bir şeyin doğruluğunu araştırma zahmetinden kaçınıp da nasıl insanlara böyle iftira atar aklı olanın aklı almıyor vesselam. Bir de akademisyen, çağdaş, kültürlü o yardım derneği senin bu yardım derneği benim koşuşturup duran ama evine üç gün alıp deneme sürecini yıllar önce başarıyla atlamış bu saf, dimağı Allah korkusundan tir tir titreyen, bu kadına iftira atmak akla sığışmıyor. Öbür taraftan Allah insanı çarpar be.Yazık yazık,insan bu kadar mı sükutu hayale uğrar.
Bizim Müstesna hanımefendi bir akademisyen olduğu için, karşı karşıya kaldığı bu elim tecrübeden önemli varsayımlar elde etmiş ve bilimsel yöntemlerden de faydalanarak hipotez oluşturmuş. Ama bu hipotezin kanun olabilmesi için elde son derece kesin somut verilerin olması gerekiyormuş. Bu veriler yoksa, laboratuar ortamında kendi pekâlâ hazırlayabilirmiş. Bu sebepten dolayı hemen işe koyularak ve hırsızlık gecesinin sabahında annemi işe çağırarak evi temizlemesine lütuf buyurmuş. Herkesi kendi gibi zanneden saf, ak, ah... Anneciğim parmak izlerini bir ressamın resmi bitirdikten sonraki övüncüyle evin her tarafına imza niyetine bırakmış..
İşte hipotezin kanunlaşması için son derece kuvvetli deliller elde edilmişti. Dolayısıyla her vatansever bir fert gibi bu son derece bi- kıymetli ev sahibesi karşı karşıya kaldığı bu zor durumu çözmesi ve suçluların devletin o adaletli eline teslim edilmesi için polise başvurur.
—Aman bu işimi halledin!
Netice mi?
Anneciğimi karakola götürdüler bize gelen polisler. Protonersiz bir yapıya yıldırım düşmesi gibi ev yangın yeri ,yaşamak için soluyan insanların ciğerlerine dolan cenaze havası....
Ev darmadağın. Annemi çok, çok çokçokçok sevdiğimi o gün daha iyi anladım. Neticede Allah’a şükür olay savcılığa intikal etmeden iftira olduğu anlaşılır. Evde bir şeyin bulunmaması ve benim hafızlık diplomamın da bu sonuca önemli bir katkı sağladığı da yadsınamaz. Anlatıyım. Komiser bana:
—Sen ne iş yapıyorsun?
—Okuyorum.
—Üniversite mi?
—Yok, ilköğretim yedi
—Niye sınıfta mı kaldın?
—Yoo.
—Öyleyse?
(şimdi Kuran kursunda okumuş olduğumu söylesem... Ya kötü bir tepki gelirse... Ya hafızlığımdan mı utanacam. Yazık sana be dört yıl boşuna mı okudun? Madem utanacaksın niye ısrar ettin ya illa da Kuran kursuna gideceğim diye. Yok, ağabey ne utanması ya.)
—Komiserim bir şey bulamadık.
—Eee, niye bu yaşta ortaokula gidiyorsun ya?
—Hafızlık yaptım.
—İyi güzel hadi arkadaşlar gidiyoruz.
Onlar gittikten sonra komiserin niye bana soru üstüne soru sorduğunu anladım. Elbette olayı çözmek için bu sorular masum görülebilir ama işin aslı benim hafızlık diplomamı gördükten sonra 28 Şubat’ın etkisini en çok hissettirdiği şu zamanda bakalım doğruyu söyleyebilecek mi? Yoksa hafız olmazsa ne olursa olsun yalana mı tenezzül edecek. Eğer oğlu hafızlığına rağmen yalan söyleyecekse elbette annesi de dinci görünmesine rağmen hırsızlık yapabilecekti. İşte o anki doğruyu söylemem anneme karakolda bir zanlı gibi değil de bir misafir gibi ağırlanmasına ve birkaç prosedür sonucunda serbest kalmasına sebebiyet vermişti.
Dolayısıyla bu olay hayırlı bir şekilde sonuçlanmasına rağmen onun devletten korkmasının önünü alamadı. Bilakis resmi yerlerden, resmi üniformalılardan, bir çekingenlik hali onda daha da arttı. İşte bunun için kardeşime temiz kâğıdı almaya geldiğimizden beri çok heyecanlı (ama istekli bir heyecan değil, içinde korkuyu barındıran bir heyecan) endişeli ve kendini dışarı atmak için olağanüstü bir çaba.
Demek ki annelik böyle bir şey. Yavrusu için her şeyi göze alabiliyor. Acaba bütün anneler de böyle mi? Aslında kesin ve net ;hayır. Niye daha dün haberlerde çıkmamış mıydı? O insan bozması canavar anne, kızını erkeklere pazarlıyordu aman Allah’ım bu ne iğrençlik. Demek ki bütün anneler böyle değildi. Benim annem böyleydi işte; fedakâr, vefakâr, cefakâr, sebatkâr, şefkat timsali, Meryem, Hatice ve Ayşe misali. İşte benim annemdi bu. İşimizi hallettik ve dışarı çıktık ve benim durduğum tam bu noktada durup annemizin ‘Allah bir daha buraya değil dirimi, ölümü dahi getirmesin.’ Sözü kulağımda çınlıyor. Durduğumuz yer bu nokta ve bu ihtişamlı ama bir o kadar da ürkütücü bina karşımızda ve sonra dönüp gittik. Yıllar sonra ben yine aynı noktadayım ve benimde bir davam var lakin merci yeri burası değil.
******
Kalbim kıpır kıpır atmakta, acayip bir duygu; sevinsem mi, üzülsem mi; ağlasam mı; ümitlensem mi yoksa peşinen hayal kırıklığına mı uğrasam bilmiyorum. Ama sanki çok mutluyum ve umutluyum. Belki de kendi kendime gelin güvey oluyorum, belki reddedileceğim. Bunları düşünmüyorum sadece sevgimin bu kadar coşkun bir şekilde
başkasına akmasının şaşkınlığından başka anlayamadığım bir şey yok. Hem benden daha iyisini mi bulacak? Hayır, öyleyse endişelenmeme gerek yok.
Aslında biraz korktuğumu kabul edebilirim. Tamam, birisini sevmek güzel ve hatta sevgisine karşılık bulmak bekli de daha güzel bir şeydir. Ama kabul et ki; sadece bir kişinin ismini duyup nasıl birisi olduğunu başkalarından öğrenip birisine âşık olmak ya da olduğunu zannetmek – biraz tuhaf. Hatta mantık varsa da aşkta – bir kıdım dahi olsa – bunda hiçbir mantık yok. Ya dur hele. Hemen karamsarlığa kapılma. Ne olmuş yani eskiden ebelerimizle dedelerimiz ve hatta annelerimizle babalarımız görücü usulü evlenmemişler miydi? Allah’a şükür, şimdi ne kadar da mutlu değiller mi? Eee, öyleyse... Ama bu görücü usulü başka bir görücü usulü olacak.
Gelin gelecek kıza bakacak gözler anneler, komşu hanım teyzeler ve saire değil de bizzat bu gözler olacak. Her medeni insan gibi sözler yüz yüze söylenecek; ya bu ince ip kalınlaşıp halat olacak ya da kopacak. Yani ya hanyayı göreceğiz ya da Konya’yı.
Şaka maka acaba kabul etti mi görüşme teklifimi? Garibim Süleyman Salih, sana bir haller olmaya başladı. İyi anlamıyla ulan oğlum, o yakasına kırmızı gül takacak sen de bu sıcakta şu kahverengi paltoyu üzerine geçirmeyecek miydin? He ya, bu palto. Ben de niye terliyorum diyorum. Hooop deyiver hemşerim; bu ne konu çeşitliliği. Acaba bu senin yaptığın iç monolog mu yoksa bilinç akışı tekniği mi? Bu da soru mu şimdi? Allah’tan hocan duymuyor bütün bu saçmalıklarını. Uuuff ben ne diyorum ya. Bana ne şimdi iç monologdan şundan bundan. Acaba bu kız beni hiç görmüş müydü? Eğer gördüyse beni beğenmiş miydi? Nasıl birisi acaba? Aslında ismi tanıdık, kimdi bu kız? Ben nerden hatırlıyorum bu ismi. Aman neyse. Nasıl olsa gelince göreceğiz kimdir kim değildir.
Hiç yan yana bulunmuşluğumuz, konuşmaklığımız olmadı ki. Neymiş efendim illa birden karşıma çıkacak ve ilk anda bir elektriklenme olursa, falan filan. Dolayısıyla ben bu hanımefendiyi önceden tanımamı gerektiren herhangi bir platformda bulunmam mümkün olmamıştır. Yani ben bu Sümeyye’yi kesin birisiyle karıştırıyorum. Şimdi nerden çıktı bu tanıdık zırvası.Nerden tanıyacağım ben bu ismi?Tanıdık geldi o kadar.Ülkemizde binlerce bu isimden var. Hem ne alaka ben Sümeyye diye birisini hiç tanımadım ki. Acaba hakikaten hiç tanımadım mı?Aman neyse. Ben bunu kesin olarak tanımıyorum. Tamam, tanımıyorum ama biliyorum şu bizim meşhur komşumuz yani kazada yitirdiğimiz kızın adı da Sümeyye değil miydi? Adamın dediğine bak, olamaz mı ?Olsa olsa bir tevafuk var o kadar.Ya tamam bunun ismi de Sümeyye olabilir de yani bu hanım efendilerin bu durumları bu şekilde romantizme etmeleri beni bitiriyor. Bunu da söyleyeyim de içimde kalmasın. Ya bu hanımefendiler çok mu romantik kitap okuyorlar ya da film izliyorlar?
Güzel mi acaba? Canım iç güzelliği olduktan sonra dış güzelliğinin ne ehemmiyeti var? Hadi canım, yalanın daniskasına da bakın; hafız olmuşsun ama kendine komisere olduğun gibi dürüst olamamışsın. Abi iç güzelliği şart. Aslında bu gelen hanımefendi tam bir hanımefendiymiş. İyi ahlaklı namazına niyazına düşkün, sevecen, fazla dır dır etmeyen birisiymiş. Ya tamam dırdırcı olmasın ama tad gibi suskun da kalmasın. Hoş sohbetli olsun. Oğlum maşallah çoktan gelin güvey olmuşsun. Kahve de söyleyeyim mi şöyle bol telveli. Adama bak ya.
Aslında Refik amca çok methetti bu kızı ama Refik Amca’ya ne kadar güvenebilirim
bu konuda. Ya bana söylediklerinin hepsi yalansa ya da o da yanıldıysa veya bütün bunlar bir
aldatmacaysa. Ya seni tiye alıyorsalar. Refik Amca mı, yok canım. Tamam, bazen şaka yapar ama usulünce yapar. Ya üniversiteden arkadaşlar onu kafaya almışlarsa? Hadi, bu nerden çıktı şimdi. Abi olurmu olur. Zaten fakültede kızlara karşı çekingenliğimle alay edip sana bir kız
arkadaş bulmadan bize cehenneme gitmek yaraşmaz deyip hoş olmayan şakalar yapmamışlar mıydı? Hatta bir gün en sevdiğim birisini de kendilerine uydurup beni kafaya almamışlar mıydı?
Neydi o kızın ismi? Serap Ser-ap aman canım küstah, bencil, dalgacı. Dur canım böyle nereye. Birisine kızdın diye bu kadarda olmaz ki. Ama ağabey onun gibi ciddi birisinin bizim aylaklarla bir olup beni eğlence metaına çevirmesi olur şey değil. Se-rap aman nerden geldi bu aklıma. Neyse ne diyorduk. Ha, tamam bendeki kızlara karşı olan çekingenlik, aslında o bir çekingenlik değil bilakis inanmışlığın sosyal hayatta da yansımasıydı. Bendeki bu durum olsa olsa buydu. Se-rap Se-rap, hay senin... Estağfurullah ne diyorum ben ya. Ha evlenmek, hoppala bu nerden çıktı? Aslında ben üniversitedeyken de evlenme yanlısıydım ama bir daldık kariyer derdine yaş ömrü yarılamaya baya yanaştı. Gelen kıza direk söyleyeceğim. Beni oyalama evleneceksen evlenelim yoksa benim bu gibi gönül eğlemeye vaktim yok. Zaten anne babamın vasiyetini de yerine getiremedim. Mürüvvetimi görmeyi ne kadarda isterlerdi. Ah canım anneciğim babacığım.
Kanaatim geldi ki bu bir oyun değil. Zaten bana şaka maka yapanların çoğu çoluk çocuğa bile karıştı. Onun için bana bu konuda şaka yapacaklarını hiç sanmam arkadaşlarımın. Belki bir aday bulmuşlardır. Eğer bu gelen öyle birisiyse sözüm yok, gözüm başım üstüne. Bu kız nerde kaldı ya! Vaz mı geçti acaba? Peki, ben geleni tanıyabilecek miyim? Hani bir filmde yoksa bir dizide mi aman canım her neyse olduğu gibi ya bugün gül bayramıysa ve gelenlerin hepsi gül takıyorsa? Şöyle göz ucuyla bir etrafa bakayım. Yok, kimsede gül yok. Demek ki, gül bayramı değil. Allah Allah şu çarpmaz masadaki niye buraya bakıp duruyor. Ne bakıyorsun kardeşim desem mi ki acaba? Bir hanıma da bu denmez ki. Aman canım bana öyle gelmiştir. Hakkaten ya, eskiden ne kolaymış bu evlilik işi. Görücü usulü evlen ve ölene kadar mutlu yaşa. Acaba gerçekten bu insanlar mutlu mu yaşıyor? Aman canım bana ne? Zaten ben görücü usulü evlenmeyeceğim ki. Eeee, ne çene çalıp duruyorsun o zaman efendim şöyle böyle. Sen öğrenemeyecek misin söz gümüşse sükût altını. Şimdi kızın yanında da bir pot kıracaksın. İşin olacağı varsa da olmayacak.
************
Saat 10.05.Şu karşıdan gelen saçları omuzlarını biraz geçen simsiyah saçlı, eşek gözlü, dudaklarının kenarları gamzeli olan kız benim beklediğim mi acaba?
—Ah kalbim.(küt,küt,....)
Aaa buraya doğru geliyor. Gül, gülü de var hem de yakasında. Masaya doğru geliyor. Bana ne oluyor böyle? Kalbim, ah kalbim (küt, küt,...)
-Düüüüt......düüüüt, düüüü.....düüüt.
—Ha ne oluyor. Tüh rüyaymış. Saat kaç acaba? Nerde şu saat.Hah bu cebime koymuşum. 10’a beş var. Nerdeyse gelir. Nasıl birisi acaba?
Şimdi tam sırasıydı. Bak ya bir de özel numara, Hangi dengesiz bu vakitte arıyor? Açsam mı?
—Alo kimsiniz?
—Alo iyi günler.(Bu sesi ben nerden tanıyor olabilirim?)
—Kimsiniz, ne istiyorsunuz?
—Süleyman Salih, ben Serap.
—Se-rap( Ben demin bunu düşün müyor muydum? Tabii kalb kalbe karşıdır. Hadi canım sen de.)
—Alo, alo Süleyman Salih.
—Hı, ha, evet, buradayım.
—Hayırdır Serap, beni niçin arıyorsun?( Üniversite sonrası neredeyse hiç görüşmemiştim; ne bir haberini almıştım ne de bir iletini.)
—Aramamda bir sakınca mı var?
—Yoo, yani hayır, bir sakınca yok.
—Tamam, o zaman, yani sevindim. Şey yani; iyi.
—Buyurun sizi dinliyorum.
—Bak öncelikle sizi yerine seni demeni tercih ederim. İkinci olarak seni on yıldır adım adım izlediğimi bilmeni isterim. Son olarak da nasıl söylesem bilmiyorum. Şey başın sağ olsun. Aslında ben de vardım cenazede. Aslında ben annenle tanışmıştım ve olanı biteni ona anlatmıştım. Her şeyi; senle ilgili görüş ve duygularımı ve de her neyse.
—Sen ne diyorsun, yani?
—Lütfen cümlemi bitirmeme izin ver.
—Tamam, buyurun, şey yani buyur.
—Şey, ne diyordum? Ha evet, annenle aslında çok uzun zaman oldu tanışalı. Biz üniversiteyi bitirince sen yurt dışına çıktın ama ben Ankara’ya geldim mastır için ve tabiki ilk olarak aileni buldum. Her şeyi anlattım. Kim olduğumu, ne istediğimi. Sonra denk geldi sizin binadan ev aldım. Biliyorum Sincan merkeze biraz uzak ama sırf senin için, seni takip edebilmek için.
—Serap lütfen bunları sonra konuşsak ha! Ne dersin? İnan şu an hiç müsait değilim.
—Lütfen, belki bunlar sana karşı söylediğim son sözlerim olabilir. Lütfen beni dinler misin?
—Ama
—Lütfen
—Serap senin zamanlaman okulda mükemmeldi ama bakıyorum da
—Lütfen dedim.
—Tamam, tamam, seni dinliyorum
—Bilirsin anne babanle nette görüşmelerinde hep annene ve babana sorardın nette görüşmeyi nerden öğrendiklerini. İşte o yazılanların hepsini ben yazdım. Onlar söyledi ben yazdım ama sen bunu hiç fark etmedin.
—Serap sen ne diyorsun?
—Tam bu vaziyet yedi sene bu şekilde devam etti. Her bağlantı kurduğumuzda içim içimi yiyordu. Acaba orada birilerini bulup evlenir mi? Senin sadece kariyerini düşündüğünü ve evlenmeyi düşünmediğini söylemen benim bütün o bağlantılar sonucunda bir bayramım olurdu. Bir gün karar verdim annenden habersiz seninle bağlantı kurdum.Niçin evlenmek istemeyişini öğrenmek için.Sonra seni sıkıştırdıkça annenin ağzından kariyeri bahane ettiğini anladım.Gerçeği öğrenmek için daha kararlı bir şekilde üzerine gidince beni sevdiğini yani Serap’ı sevdiğini çaresizce söyleyiverdin.Süleyman Salih orda mısın?
—Evet, evet buradayım?
—Kendi başıma gelin güvey olmadığımı anlayınca konuyu annene açtım. Ama o hazin trafik kazası. Annen baban ve ben senin geleceğin gün havaalanını beraber gitmeye karar verdik. Ama taksicinin bir anlık dalgınlığı ve...
—Canım anneciğim babacığım!
—Ben şanslıydım. Onlar toprağa giderken ben hayatta tutunmuştum ama her nimetin bir külfeti olduğu gibi iki sene komada kaldım ve yaklaşık sekiz ay bir psikiyatri kliniğinde
Müşahede altındaydım. Ama şimdi düzeldim.
—Yapma Serap bunlara inanacağımı düşünmüyorsun değil mi?
—Hiç inkar etme bunun doğru olduğunu sende biliyorsun.
—Velevki bütün bunlar doğru ama çok geç kaldın be Serap
—Niye böyle düşünüyorsun? Sen de beni seviyorsan. Ha, gelecek kızdan mı çekiniyorsun?
—Sen nerden biliyorsun gelecek kızı?
—Bir çay ısmarlarsan söylerim.
—Ne çayı?
—Çaprazına bakarsan anlarsın.
—Se-rap sen?
&n
|